Anı...

4 yorum var - 22 Eylül 2008 18:25

Dün hem çok güzel hem de berbat bir gündü... İkisini bir arada yaşatmayı nasıl başardı bilmiyorum ama öyleydi... Sabah KPSS sınavı vardı... Geç uyandım ama geç kalmadım, koştura koştura gitmeme rağmen yarım saat erken varmıştım sınava gireceğim okula... Şahsi kanaatim soruların çok kolay olduğundan yana olsa da Göktürk'leri, Uygur'ları bir yana bırakıp İnkılap tarihi çalışsaydım benim için daha iyi olurdu... Dört yanlışın bir doğruyu götürmesi ne berbat bir olaydır... Ben zaten dört tane yanlış yapmışım bir tane de doğru yapmışım sen nasıl benim doğrumu alıp bu da yanlış diyebilirsin ki? Doğrular böyle kolay yanlış olabiliyorsa herşey aslında yanlıştır diyebilir miyiz?

Herneyse sınav sonrasında sevdiğim bir insanla görüşmek beni çok mutlu etti... Gelip beni sınav günümde bu kadar mutlu ettiği için ona minnettarım... (Ha bu arada kurdelaları yine unuttuk kuzum... :) )

Güzel bir gündü, ta ki eve dönerken kaza yapana kadar... Gerçi o an bile çok kötüydü denemez ama kötüydü işte... Kazanın hemen akabinde ben ayağa kalkmaya çalışırken uzaktan bir kadın bağırarak yanıma yaklaşıp "kusura bakmayın ama bunu yapmam gerekiyor" deyip suratıma çötenk! diye yapıştırdı tokadı... Noluyor ya demeye kalktım ama bunu söylememe gerek yoktu zira herşey suratımın halinden okunuyordu o an... Ablamız " şoka girme diye yaptım canım" felan diyerek yediğim tokadı unutturmaya çalışsa da hala unutmuş değilim... Sen gel ağzımın üstüne çak bir tane sonra da "kusura bakmayın" felan, bakarım kardeşim, önce bir bak şokta mıyım değil miyim, şoka girmişsem çak bir tane ama girmemişsem ne diye vuruyorsun bana :) Ben genelde bu gibi durumlarda öyle bağırıp çağırmam, sakinimdir sesimi çıkarmam... Ama bu şoka girdiğim manasına gelmez ki...

Ne garip bir milletiz ya... Hatta "elalem bir alem" demeden geçemeyeceğim...

Herneyse gerek yoktu ama hastaneye de gittik aşkam akşam... Ne olur ne olmaz, sıcağı sıcağına anlayamayız, kırık çatlak felan olmasın diyerekten... Röntgen felan çekildi, kırık mırık yok Allah'a şükür, birazcık ezilme, morluk felan atlattım... Arda'ya da bir şey olmadı ya bundan dolayı mutluyum... Çok daha fena bir kaza olabilirdi şartlar çok az değişseydi... Biz yere düştüğümüzde arkadan hızla bir araba gelseydi mesela... Korkunç, düşüncesi bile fena...

Eve geldiğimde yediğim cocopops dan mıdır üzerine içtiğim koladan mıdır aldığım ağrı kesici ile karışmasından mıdır nedir... Sabaha kadar mide ağrımdan uyuyamadım... Bacağımdaki ağrıyı baya baya unutturdu midemin ağrısı... Herneyse o da geçti... Şimdi de hem sırtım hem de bacağım ağrıyor... Bu sırt ağrısından da bıktım yani, kolumu çarpsam sırtım ağrıyor, bacağımı çarpsam sırtım ağrıyor... Herşeyi bahane sayabiliyor sırtım sağolsun...

Bu gün kardeşimin doğum günü... Ablam yine gitti Maraş'a... Bu gün de hem güzel hem kötü bir gün... Karma karışık bir gün daha... Hangi duyguyu yaşamalıyım şaşırdım... Hepsi bir anda oluveriyor... Kafam karışıyor...

To be Konficyüs...

4 yorum var - 31 Ağustos 2008 23:05

Yine tahammülsüzleştim... En ufak bir tartışma sinyali, konu ne olursa olsun beynimin bir anda yorulmasına, sinirsel olarak çökmeme neden oluyor... Hayatın sıkıcı, rahatsız edici, moron yanları gözüme birer birer batıyor...Artık "kim kime ne demiş, kim kimin tavuğuna "kışt" demiş duymak, öğrenmek istemiyorum... Konuşmak istemiyorum hiç bir konuda...Etrafta sessiz sedasız ruh gibi dolaşmak, görünmez olmak istiyorum... Suratım bir karış, gerçi her zaman öyleydi ama şu an bahsettiğim hal, lafın deyim hali... Ne diyorum ben?

Oturup hayatın kendisini, insanoğlunu, yaradılışı varolma nedenini v.s sorgulamaya başlayınca bir boşlukta asılı kalıyor insan... Eblek eblek baka kalıyor gözünün iliştiği herhangi bir yere... Herkeste böyle mi olur bilmiyorum, belki olmuyordur... Bende böyle... Bu sıralar sıkca geçiyor kafamdan bu düşünceler... Bunca çabanın sebebi ne?

Aklım almıyor bazı davranış biçimlerini... Almıyor işte... Cehalet diyorum, yetiştirilme tarzı diyorum, çevresel koşullar diyorum, aptallık da vardır içeriğinde biraz diyorum, diyorum da diyorum işte... Ama nihayetinde aklım almıyor bazı davranış biçimlerini...

Bu gün alıp başımı gidesim geldi yine... Üç gün önce, Into The Wild adlı filmi izlememin bunda bir etkisi olduğunu söyleyemem zira filmin sonu çok boktan bitti... Yine de bende mutluluk etkisi bırakan şeylerin başında geliyor film izlemek... Sevmedim diyemem, sonu olmamış, o kadar...

To be Konficyus...

1 yorum var - 19 Ağustos 2008 15:27

Kendimi bildim bileli, kendimi bilmediğim zamanlarda bile şarkı söylerim, her telden... Her zaman, her yerde, durum ne olursa olsun mırıldanırım... Seviyorum... Başka açıklaması yok...

Oysa babam hiç sevmezdi şarkı söylememi... Kızardı, bazen tokat atarak durdurmaya çalışırdı içimdeki şarkı söyleme hevesini... Bu defa da içimden söylerdim, onu da duyacak değil ya...
Birisi şarkı söylerken ritm tutmamı da sevmezdi... Gizli gizli ayak ucumla ritm tutardım...
Babam gülmemi de sevmezdi... Gülme derdi... Hatta bir defasında onun yanında gülünmeyeceğini unutup gülmüştüm de ağzımın üstüne çakmıştı birtane... Irsi midir nedir babannem de sevmezdi, halam da ama onlar bana tokat atabilecek kapasitede olamadıklarından "sus" yada "günah" demekle yetinirlerdi...

Şarkı söylemenin yada ıslık çalmanın nesi günah olabilir ki? Yada gülmek insanı neden üzgün yapsın, neden ağlatsın ki? O "çok gülen çok ağlar" diyen it herif kimse ona burdan "cehennemin dibine git ve orada kıyamete kadar ağla" demek istiyorum... Körolası cehalet!
En fazla çok gülmekten dolayı göz yaşı akabilir insanın o da mevzu bahis olan atasözünde bahsedilenle alakasız bir ağlama şekli...

Herneyse şarkı söylemeyi çok seviyorum... Gülmeyi daha çok seviyorum... Müziksiz bir hayat düşünemiyorum...
Evet sesim beğenilesi güzellikte değil biliyorum, zaman zaman ne güzel sesin var senin diyen yalancılar çıktığında gülüp geçiyorum... Yine de ben kendime inanıyorum ve bülbül sesli olmasam da karga sesli de olmadığımı biliyorum... Olsun... Şarkı söylemek için illa güzel sesli mi olmak gerek... Bu huyumdan hiç bir suretle vazgeçmeye niyetim yok... Şarkı söylemenin insanı rahatlattığına inananlardanım...

Sezen Aksu'nun dediği gibi... "O zaman şarkı söylemek lazım avaz avaz... O zaman yüreğin yükü hafifler belki biraz..."

9 yorum var - 16 Ağustos 2008 09:45

Akşamüstü daha bir güzel oluyormuş Lunapark... Işıklı mışıklı, rengarenk...
En son neredeyse 10 yıl önce bir akşamüstü gitmiştim unutmuşum... 5 yıl önce de öğle vakti...

Yine o asansör denen korkunç yaratık ödümü koparmış ve bir daha asla diyerek uzaklaşmıştım yanından tam da dün akşam olduğu gibi... Beynimin sallanması, yüreğimin hoplaması bir yana dursun o canavardan o kadar korkuyorum ki gözümü 1 saniye olsun açmadım, yanımda oturan Romanya voleybol takımından bir vatandaşın "open youre eyes" demesine karşılık "don't speak!" diye bağırdığımı hatırlıyorum bu yürek hoplamasının yanında... O an bunu nasıl düşünebildiğim de başka bir sohbet konusu...

Garip garip yeni aletler gelmiş... Dahası da gelecekmiş bayrama kadar, öyle dedi çarpışan otoları çalıştıran amca...

Bu aletlerden bir tanesinin adı disco... Hem kendi etrafında dönüyor hem de soldan sağa- sağdan sola kayarak ilerliyor... Çok fena bir şey yani... Bir de 180 derece dönen bir zımbırtı vardı o da hem kendi etrafında dönüyor hemde 180 derece ters düz bir şeyler yapıyordu kafasına göre atılan çığlıkların biri bin para...

Yeğenimin, (Küçük Prens'in deyimiyle) beni Lunapark olarak kullanması... Omuzumdan, tepemden inmemesi... Beni sağa sola savurması... Çarpışan otolara defalarca binmek ve çarpışmalar sonucu tırnağımın kırılması... Ahtapot'a bindiğimde attığım çığlıklar ve en son olarak o adını bile bilmediğim görüntüsüyle alakasız korkunçluğu olan bir makineye daha binip çığlık atmaktan boğazımın şişmesi sonrasında evin yolunu almak... Güzeldi... Eğlenceliydi... Birde gün boyunca kendini kasa kasa bir hal olmasına rağmen yağmayan yağmur var... Heyecanlı bir akşamdı... Keşke yağmur da yağsaydı... İşte o zaman uzunca bir zaman aklımdan çıkmayacak bir Lunapark macerası olurdu...

Bir dahaki gidişim yine bir 5 yıl sonrasında olur sanırsam... Aslında sırf şu başıboş gezinen krolar yüzünden gitmiyordum lunapark'a... Dün akşam gördüğüm kadarıyla kro oranında baya bir düşüş var... Ama yine de az(!) da olsa sürü halinde ve başıboş gezinenler rahatsız ediyor insanı... Keşke onlar da bizim gibi sadece lunaparkdaki makinelerle eğlenmeye geliyor olsalar... Ama yok onların tek eğlencesi insanları rahatsız etmek... Tiksiniyorum...

Gözlerim ağrıyor, kollarım ve belim ve ayağım... Ha bir de boğazım tabi ki... :)

14 yorum var - 09 Ağustos 2008 10:33

Seninle ilk tanıştığım zamanı çok iyi hatırlıyorum... 19 yaşımdaydım, yüksel caddesinde gitar çalıyordu çocuklar sen de bende oturmuş onların müziğini dinliyorduk... "Akdeniz akşamları bir başka oluyor" diyordu şarkıyı söyleyen... Karşımda duruyordun sen bana bakıyordun, ben de sana... "Joker" dedim içimden, öyle bir gülümsemen vardı ki, hani şu iskambil kağıtlarındaki hınzır Joker var ya işte onun gibi... İlk salebimi seninle içmiştim 2 yada 3 akşam sonra... Trende salep... Senin de dediğin gibi "içtiğim en güzel salepti"... Zaten bir daha da kimseyle trende salep içmedim...

Bir 22 Aralık günü bundan 6–7 yıl önce Kızılay'da karşılaşmıştık... Anımsadın biliyorum... Seni Seviyorum demiştin bana... Ben de sana inanmadığımı söylemiştim hani... "Bağırttırma beni sokağın ortasında Seviyorum" demiştin, "bağırırsan bağır" dediğimde gerçektende "Seni Seviyorum" diye bağırmıştın... Bunun üzerine suratına kartopu yediğini de unutmazsın sanırım... Ben unutmadım...

Bir yıl sonraydı 23 Aralık, doğum günümdü... Hastalanmıştım, yine Kızılay'daydık seninle bir kafede oturuyorduk, öyle ateşim çıkmıştı ki yerimden kımıldayamıyordum, sen bizimkileri arayıp çağırmıştın hani, ablamla kardeşim gelip beni eve götürmüşlerdi, 5 gün yanmıştım ateşler içinde, su bile içememiştim... Neredeyse 5 günde 5 kilo vermiştim... En az 1 hafta görüşememiştik... Bunu da hatırladığını çok iyi biliyorum... Ben unutmadım...

Gel zaman git zaman bunun gibi bir sürü anı sakladık seninle... Sonra araya zaman... Araya insanlar... Araya hiç olmaması gereken kırgınlıklar girdi... Ne sen emindin ne yaptığından, ne de ben... Ama geçti işte zaman... Bir sürü görüşmediğimiz zaman...

Bir gün elinde bir gülle geldin bana... Seni Seviyorum dedin yine... Ertesi sabah seni metronun içinde bir başkasına sarılırken gördüm... Sevmiyordun beni... Bu defa inanmıştım da sana... Bitti her şey... Ertesi gün yada bir kaç gün sonra yine geldin bana... “Affet” dedin... Neyini affedecektim ki... Ne kalmıştı ki affedilmesi gereken... Bunu da unutmadım...

Üstünden 3 yıl geçti 6 ay önce yine aradın... "Nasılsın" dedin... Şaşırmama şaşırmamalıydın... "Hayatında önemli bir değişiklik var mı" dedin... Neye göre kime göre diye düşündüm... Yanlış düşünmüşüm... Senin önemli değişikliğinle bir değilmiş benim değişikliklerim, seninki gerçekten önemliymiş... Evlenmişsin hem de metroda seni birlikte gördüğüm insanla... Konuşma bitti...

Dün gece saat 11'e geliyordu... Yine aradın... Yine “Nasılsın” dedin… Bu defa gerçekten sinirlendim işte... Yine hatırlatıyordun bana kendini... Üzerine bir de çıkıp geldin gecenin o saatinde... Karşımda duruyordun... Eski bir fotoğraftan fırlamış gibiydin… Hiç değişmemiştin, hem de hiç... Oturup bir kaldırım taşına birlikte yıldızlara baktık… “Büyükayı küçük ayıdan kaç yaş büyüktü”… “Hala bilmiyorum” Uzun zamandır yıldızlara bakmıyordum dedin… Bense her gece bakıyorum… Her zamanki gibi… Güldürdün beni gece gece… Sen de güldün benimle…
Evet, bu gelişin eşinle ilgili değildi... Evet, onlarla alakası yoktu... Konuşmak istemiştin sadece... Moralin bozuktu... Özlemiştin benimle konuşmayı belki… Halden anlarsın dedin... Anlıyorum, anlıyordum, ama sen beni anlamıyordun... Bebeğinin fotoğraflarını gösterdin bana... İşte o zaman gerçekten saçmaladığını anladım... Ne kadar da sana benziyordu… Hem de bizim istediğimiz gibiydi… Bir kız çocuğu…

Artık herkes yolunu çizmişti... Salep içilen günler çok eskilerde kalmıştı... Ya zaman zaman bunun farkına varamıyordun yada ne düşündüğünü gerçekten bilmiyorum...

Git… Git dedim sana! Bir daha da gelme... Görüşürüz deme bana görüşmeyiz çünkü bir daha... Seni görmek güzel evet... Ama böylesi değil... Git gittiğin yerde mutlu ol! Beni de kendi halime bırak...

Hoşça kal...

4 yorum var - 25 Temmuz 2008 11:08

Daha gelmene 6 gün var ama sen kendini şimdiden göstermeye başladın... Dört gündür yanıyor Ankara... Nazar değdi sanki... Güneş çok yakmıyordu tenimizi, Rüzgar esiyordu hatta yağmur bile yağıyordu zaman zaman... Ama sen geldin klimalara mahkum ettin bizi... Çok kızgındım dün sana... Bu gün iyi gibisin kızgınlığım geçti şimdilik... Ayrıca yelpazem de yanımda... ;)

The Dark Knight bu gün sinemalarda... Ama ben bu gün izleyemeyeceğim... Gişe rekoru kırmış diye duydum... Hatta İMDB'de en iyi 250 film arasında 1. sıradan girmiş sıralamaya... Puanı da 9.5... http://www.imdb.com/chart/top
Ne güzel... Son kez izleyeceğim Heath Ledger'i bu filmde hemde Joker olarak... Çok heyecanlı... :)

Çok farklı şeyler olmuyor hayatımda bu günlerde... Elimde olanlara ben izin vermiyorum, elimde olmayanlar ise kendiliğinden sıradanlaştı... Yoğun duygular yok, içimi acıtan bir şey yok, mutsuzluk var ama her an başımda dönmüyor... Şimdilik memnunum halimden

Şimdilik yazacaklarım bu kadarcık... Nokta...

7 yorum var - 13 Haziran 2008 17:07

"Nedir Bu Çektiğim Senden, Gönül Derdin Hiç Bitmiyor, Yediğin Darbelere Bak, Buda mı Sana Yetmiyor Gönül..."

İnsanın bir şeyin yanlış olduğunu anlaması için kaç defa hata yapması gerekiyor... Deneme yanılma mı bu? Hayır! Olmuyor! Deneme tahtası kötü sonuç veriyor... Bir de bu hataları bilinçli bir şekilde yapmak var buna ek... Kendi kendini neden yıpratıyor insan, neden bu denli üzüyor... Manasız...

Eğer yanlış olduğu geçiyorsa gönülden, neden çıkarıp atılmıyor içinden... Neden bu kadar zor? Üzülüp ezilmek daha mı mantıklı sanki... Bu işte bir yanlışlık var... Cevap bulamıyorum... Bir sürü neden var ama hiçbir nedeni yok...

Ağzına gelen sözleri yutup oturuyorsun yerine...

Sana söylenecek sözler demiştim bir şarkıda yada şiirde bulunmuyor, onlar içimde... Hiç bir zaman tam olarak söyleyemediğimden bu kadar suskunum... Ne zaman başlasam bir yerinden lafın, gerisi gelmiyor... Gerisini ne zaman getirsem ya sen gidiyorsun, yada ben... Gitmek amaçlı başlanmamış sözler bile gidişle son buluyor... Artık konuşmuyorum seninle... Fark ettiğinin farkındayım... Bu yüzden kimse gitmiyor, herkes yerli yerinde... Bir boşlukta, yerçekimsiz ortamda, kendi halinde...

13 yorum var - 29 Mayıs 2008 13:59

Bu soruya verilecek en güzel cevap "iyiyim" olmalı... Kötüyüm desen ardı ardına sorular malum, neyin var? Ne oldu? Neden? Neye üzüldün? Gel de çık işin içinden... Zira en son "takma kafana, geçer, sıkma canını, üzülme" sözleri sıralanıverir, yani sonuç yine sıfır...

Ben bilmiyor muyum kafama takmamam gerektiğini, bilmiyor muyum üzülmemeliyim, bilmiyor muyum canımı sıkmaya değmez hayat? Bir de üzerine yorumlar alıp canını sıkmak var... İyisi mi "iyiyim" de geç git... En azından canın daha fazla sıkılmaz...

To be Konficyus...

5 yorum var - 08 Mayıs 2008 22:51

Sevip sevilirsin önce... Belki sözde, belki o anlık sanrıdır, belki gerçek ama öyle... Sonra gülümsersin adı aklına geldiğinde bile... Zaman geçtikçe gülümsemen azalır, eksilir bir şeyler onda yada sende... Yine de seviyorum diyebilirsin istersen... Ve sonunda tarih tekerrür eder... Biter gider o bahsettiğin tüm hisler... Geriye saklamak istersen hoş anlılar ya da ayrılık konuşmasında yahut sonrasında ağızdan dökülüveren kötü sözler kalır... Pek nahoş... Farkındayım... Ama bunun bilincinde olarak, bile bile kısaca aşkı yeniden yeniden ve yeniden hayatına sokarsın... Peki niye? Neden hep yanlışlara kapılır insan bile bile... Neden vazgeçmez bu alışkanlıktan... Yoksa yalnızlık o kadar korkulası bir şey mi?

"Afedersin bazen sapıtıyorum, böyle yalan yanlış laf ediyorum, kapı çalınıyor kapatıyorum. Hoşca kal diyorsun telefonda sen"...

2 yorum var - 15 Nisan 2008 23:42

Orada öylece duruyorsun, tozunun alınmasını bekleyen bir süs eşyası misali... Fazlaca amaçsız...Sana söylenecek şeyler bir şiirde veya şarkıda bulunmuyor... Öylece duruyorsun ne istediğini bilmediğin belli... İçten içe kendiyle çelişkili fikirlerin ve görünürde olan ama özünde olmayan sakinliğinle... Bir adım bile atmadan dere tepe aşmak istiyorsun, daha çok bekleyeceksin, belki öylece sonsuza dek... Kendine geldiğin bir gün ayağa kalkacaksın... Ama biliyorum bu fazla uzun sürecek... Ben seni çoktan unutmuş olacağım tozlu rafında...

4 yorum var - 18 Mart 2008 14:08

Sabah unutkanlıkları yaşıyorum... Uyandığımda şaşkınlıklarım oluyor... Bu gün yapmam gereken bir iş varmış da unutmuşum gibi bir his uyanıyor içimde... Sanki bir yere geç kalmışım v.s... Bir kaç saniye durup düşünüyorum, ayağa kalkıyorum, kendimi dinliyorum ve geçiyor...

Bazı sabahlar bu hiç olmuyor, bazı sabahlarsa oluyor işte... Çok fena rüyalar görüyorum... Misal bu günkü rüyamda bir lokantada yemek yerken adamın biri masamın yanından geçiyor yanında çocuklarıyla, ben de dönüp bakıyorum istemsizce ve adam "sen nasıl benim çocuklarıma bakarsın" diyerek alnıma silah dayıyor... "ulan" diyorum "manyak mısın, birisi çocuklarına baktı diye silah mı dayanır anlına" sonra adamı elimle itekliyorum hemen yanımızda merdiven varmış, basamaklara düşüyor silahı hala bana doğrultmaya çalışıyor, bir yandan boğazını sıkıp "bittin oğlum sen" modunda tehditler savuruyorum bir yandan da silahı elinden bıraktırmaya çalışıyorum o esnada Lost dizisindeki Desmond geliyor merdivenlerin başına " bırak onu" diyor bana, ben de O'na dönüp "sen neden bahsediyorsun be, ben bu adamı 7 yaşımdan beri tanıyorum o zamanda böyle salaklıklar yapıyordu, bırakmam" gibi bir laf ediyorum, az eveline kadar tanımadığım adam çocukluk arkadaşım olup çıkıyor rüya işte... Neyse bu defa Desmond doğrultuyor bana silahını... Ulan herkes mi denyo anasını satayım, bu nasıl rüya, bir tane mi akıllı yok aranızda...

İşte uyumadan önce "vurdulu, kırdılı, silahlı, koşturmacalı, heyecanlı" filmler izlersem olacağı bu... Desmond da girer rüyama, Bruce Lee' de...

Sonra uyanınca "nerdeyim ben, sen kimsin, kim bunlar, en büyük kim" bla bla bla...

To be Konfücyus...

3 yorum var - 17 Mart 2008 15:47

Geçen gün tv de kanal değiştirirken tesadüf bilmediğim bir Fransız kanalında Afrika'da yaşayan bir kısım yerlileri izliyorum... Çeviri yapan kadının dediklerinden tek bir kelime anlamadığım için gördüklerimi anlamlaştırmaya çalışıyorum kafamda...
Bir kadın ağlıyor, ağıt yakıyor, 20-30 kişilik kalabalık bir grup bir genç etrafında bir şeyler konuşuyor, sonra gencin saçını bildiğin jilet bıcağı ile kazıyorlar, bir ara kafa derisini yüzeceklerinden korktum zira kadının ağlaması ağıtları onu düşünmeme neden oldu, sonra ne oldu o çocuğa neden kaçtı gitti anlamadım...
Boncuklar felan takıyor her kadın boynuna dizi dizi bir sürü sonra Amerika'dan turistler geldi birlikte şarkı söylediler felan onların dilinde, tabi Amerika'lılar ne dediklerini bile bilmiyorlar ama aaaa uuuuuu bişeyler yaptılar ayıp olmasın diye... O boncuklardan aldı bir tanesi, one two three diye 6 ya kadar saydı dolarları siyahi kızın eline...
Kaç dolar verdi bir fikrim yok en fazla 60 tır herhalde...

Ne ilginç insanlar, o bizon mudur nedir kocaman ineklerinin tezeğini leğene doldurup kafasının üstünde taşıdı hamile bir kadın, sonra suyla ıslatıp evinin tavanına sürdü sanırım çatlakları kapatıyordu... Bundan daha önce National'da o ineklerin çişiyle kafalarını yıkadıklarını da izlemiştim, çok fena... Neymiş o ineklerin idrarıyla yıkanan saçlar zamanla kavuniçi renk alıyormuş ve bu da onlar için iyi birşeymiş felan fişman... İğrençti ya...

Sanki hala milattan önceki zamanda yaşıyor gibiler, sıfır teknoloji ve abidik gubidik adetler felan... Neyse...

Salyangoz aldım bu gün 2 tane, su salyangozu, oldukça sevimli geldiler akvaryumun içinde, yarın da balık alacağım, arkadaş olsunlar... Melek balıkları çok güzel belki onlardan alırım... Salyangozlar oldukça tırsak balıkçı amcadan onları alıp getirdiğim kavanoza dokunmaya gelmiyor hemen inlerine çekiliyorlar, bekle ki çıksın orda sen de izle :)

Aslında deniz atı istiyorum ama deniz suyu lazım ona da devirdaim yapacak güzel bir de akvaryum... Bakalım belki bir zaman sonra bir denizatı sahibi olabilirim... Şişko Nuri olsaydı şimdi "binicem üstüne vurucam kırbacı, vurucam kırbacı" derdi Allah'tan yok... :)

To be konfüçyus...

1 yorum var - 15 Mart 2008 19:54

Bu gün Keçiören Huzurevi'ndeydik... Pamuk yürekleri ziyarette...

Ben, Annem ve iki arkadaşım buluşup gittik... Çiçek almayı çok uygun bulmadık ve Merve'nin "meyva alalım bari bir işe yarasın" fikriyle meyva götürdük Huzurevine... İlk gittiğimizde katlardaki oturma salonlarında 2 şer kişi görebildik ve kapı kapı dolaşmaya başladık, bazı odalarda kimsecikler yoktu, bazı odalarda hasta insanlar vardı rahatsız etmeyelim diye hal hatır sorup diğer odalara yöneldik, bolca el öpüp hayır duası aldık... Teyzeler pek konuşkan ve girişken değildi ellerini öpüp onları fazla oyalamamak suretiyle 2. kata amcaların yanına gittik... İyi ki de gitmişiz... Çok eğlendik...

3. 4. katlara pek çıkmayın dedi görevli Ayşe Hanım... 3. katta bulaşıcı hastalığı olan yaşlılar ve 4. katta da çok kötü durumdaki yaşlılar varmış... Binaya yaklaşırken gördük onların pencerelerine demir yapmışlar :((...

2. katta 5 amca ile sohbet ettik 5.si pek sessizdi fazla konuşmadı bizimle, arada bize "4 koyun ayağı bir de kuzu ayağı kaç eder" diyen amcaya kızdı biraz, ardarda aynı soruları soruyor diye.. :) "Aman beyler" dedi Van'lı amca "misafirlerin yanında yapmayın kavga"

İsimleri pek aklımda tutamadım... O Van'lı amca çok efendi bir insandı, bir insan bu kadar mı kibar olur, bayıldım... Hepsinin çocukları var 4-5 tane ama kırk yılda bir belki birtanesi uğruyormuş yanlarına, çok üzücü, anlatırken gözleri dalıyor "amaan" diyorlar, "çok daha mühim işleri var belli ki"... Eminim öyledir... :(

Arkadaşım Vedat ile neredeyse akraba çıkacak bir amca vardı... Bize dönüp dönüp "Bunun dedesi varya bunun dedesi Ankara'nın ağası sayılırdı, Atatürk'e kafa tutan adamdır dedesi" dedi bize... Ha bir de ilk kadın milletvekili muhabbeti var Atatürk'e ayran vermiş kadın sahi neydi adı heh hatırladım "Hatı" hatun... Soy adını unuttum...

Vedat ve O hemşerisi olan amca ilk kadın milletvekili v.s diye konuşurken yanımda oturan Eskişehirli çekik ve mavi gözlü amca (Tarih tutkunuymuş) "dur bakalım" dedi "ben şimdi emin olurum bundan, gerçekten de öyle bir kadın milletvekilimiz varmıymış, hem de ilk" kalktı gitti bir yere, sonra elinde ansiklopediye benzer bir kitapla geldi.. Cumhuriyetten bu yana milletvekilliği yapmış herkesin fotoğrafı olan bir kitap... Evet orada gerçekten de bulduk Hatı Hanım'ı... Oldukça şaşırdık nerden de bulup getirdi o kitabı... :)

Oturduk, sohbet ettik, güldük, eğlendik, ellerini öptük ve Allah'a emanet olun diyerek ayrıldık oradan... ayrılmadan önce Ayşe Hanım'ın yanına uğradık teşekkür için, bir çocuk vardı odada içimi paramparça eden bir ufaklık... Adı sanırım Zehra'ydı, bir çernobil maduru annenin çocuğu, doğuştan elleri yok, gözleri yok, saçları yok, dudağının üst kısmı ve burnunun bir kısmı yok... Ama bıcır bıcır konusuyordu yanındaki abisi yaşta biriyle... Sorular soruyordu o güzelim sesiyle...

Paramparça oldum... Dokunamıyordu elleri evet ve gözleri hiçbirşeyi göremiyordu ama bizim kadar umutsuz gelmiyordu sesi... Hayata sıksıkı sarılmıştı belli... Sevenleri vardı yanında ve Sevdikleri...

Bir günümü daha boşa geçirmediğim için mutluyum...

Ha unutmadan, Tekrar gideceğiz, sözverdik...

Selametle...

Not: Bu ziyarette emeği geçen herkese sonsuz sevgiler...

0 yorum var - 14 Mart 2008 00:57

Çok sıkıldım çokkk! Uykum da yok, erken kalktım bu gün ama uykum henüz gelmedi nedense...

Bilgisayarı kapatıyorum, televizyonu açıyorum, onu kapatıyorum kpss kitabının başına geçiyorum, onu kapatıyorum mutfağa yöneliyorum, yok yemek yemek için değil zira diyetteyim kendimi dizgileyebiliyorum... Günde bir öğün Matrix lapası (yulaf ezmesi) yiyip oturuyorum kıçımın üstüne... İçine bir avuç kuru üzüm atınca yenebilir hale geliyor ancak... Yanında da koca bir kase (fincan azıcık büyük de) kahve... Gitsin yağlar gelsin selülitler anasını satayım... Neyse mutfakta da yapacak bir halt yok ee kaldım işte öyle... Öyle mal mal bakın dur ekrana...

Facebook kullanıcısından yeni bir ileti almışım, ne yapsam acaba! Bunaldım ulan! Az evvel izlediğim filmde gördüğüm manzaralar içimi açacağına iyice daralttı beni, o ne güzel lale tarlasıydı öyle ya! :( Orada olmak istedim...

Bu gün bir elbise aldım kendime, tezgahtar çocuk "herşey böyle orantılı olunca yakışıyor tabi " dedi burdan ona sesleniyorum "defol git ulan yalancı insan, madem yakıstı eve gelince ne demeye beğenmedim elbiseyi..." Yarın gidip değiştireceğim... O yeşil olanı alacağım, mor olsa mor alırdım ama hiç mor elbise yoktu... Sonra Mors da bir renkti biz küçükken bak aklıma geldi... "Vay be ne günlerdi" demiyorum işte! Demiyorum!

Başka da aklıma bişey gelmiyor! Sıkıntı insanı ne hale sokuyor ya kendi kendime konuşuyorum anasını satayım!

Hadi iyi geceler bana, sana, ona, buna, ha bir de İnfra ağzını kırarım senin, bana bir daha "Günay nerde" deme denyo!

Ha birde yarasa yararlı hayvandır diyenlere burdan selam ederim...

Bkz: anladın sen onu!

0 yorum var - 09 Mart 2008 16:13

Takıntılarım var benim abidik gubidik...

Misal yastığımın ağız kısmı hep sağa gelmelidir,bir musluk açıksa şıp şıp damlıyorsa onu kapatmadan uyuyamam... Misal Herkes 3 Kulhü bir Elham okur ise ben 1 Elham'a 5 Kulhü okurum, 3 ve katlarını okumam... Mümkün mertebe mantar yememeye çalışırım, ne zaman mantar pişse evde, o gün kötü bir şey olur çünkü... Tarkan'ın eski bir şarkısı var onu asla dinlemem duyduğum yerde ya kulağımı tıkar yada uzaklaşırım, adını bile söylemem...

Ben bunları sadece bende var sanıyordum, en azından ailede sadece bende var sanıyordum, öyle değilmiş her gün kombinin yanında yapışık duran karınca duasını yamulduğu an düzelten kardeşim miş... :)

Arkadaşlarımda da var bune benzer garip şeyler... Bir nevi batıl inançlı mıyız yoksa bunlar sadece takıntı mı bilemiyorum...

Bunları saçma olduğunu çok iyi bildiğimiz halde yapıyoruz, bir gün hepimiz bu saydıklarımın ve artı sayamadığım takıntılarımızla uğraşmayı bıraksak kıyamet kopar mı acaba... :))

0 yorum var - 07 Mart 2008 12:06

Bu gün hava çok güzel, bir kaç gündür güzel aslında ama bu gün sanki daha bir güzel... Sabah çok erken kalkmak zorunda kalmamın ve çalışırken uykumun gelmesinin dışında pek mutsuzluk verici bir şey olmadı, haa bir de o tost ekmeği boğazıma kaçtı o kadar... Sabahları kahvaltı yapmamam konusunda haklı olduğum gibi salakça bir düşünce bile geçti aklımdan...

Bu gün biraz bacağım ağrıyor, neden olabilir diye düşündüm ve en sonunda tepemde bir lamba yanıverdi "Lost" tabiki...
Günlerdir bıkmadan usanmadan bilgisayar karşısında oturmama ve bu nedenle bacağımın ağrısına neden olan dizi... Adını bu civarda pek kullanmak istemiyorum zira pek bir özenti duruyor lakin "Kayıp" demek de abes olur gibi bir his kapladı içimi...

Günlerdir kafamda binbir çeşit düşünce ile dolaşıyorum, bazen ne düşündüğümü ben bile bilmiyorum, aslında neden düşündüğümü... Sanırım bir süre düşünmemeliyim...
Bu gün biraz daha yaşlandım ben, biraz daha büyüdüm, biraz daha eskidi tarihim... Bu gün sırf bu yüzden daha çok gülümsedim...

Georges Brassens dinledim... Aklımdaki o sahil kasabasını bir kez daha canlandırdım gözümde... Yıldızları bir de... Ve farkettim ki İngilizcem ilerleme kaydediyor, bu iyi... Ben Fransızca'yı severim daha çok ama İngilizce de fena bir dil değil, bilmek gerek tabi...

Bir sürü şey var aklımda yazmak istediğim bunu uzun zamandır söylüyorum ama hiç yazmak istediğim şeyi yazmıyorum yazıya başladığımda...
Daha sırada bitmeyi bekleyen öyküler var, okunması gereken kitaplar neden ertelediğimi gerçekten bilmiyorum sadece içimden gelmiyor, evet istiyorum ama içimden gelmiyor...

Öyle işte bir günü daha yarıladım... Önümüzdeki maçlara bakacağız artık...

Selametle...

12 yorum var - 30 Ocak 2008 18:38

Evde mi kaldım ben...

Az evvel alt komşum Melek abla ev telefonundan beni aradı;

-Kızım çabuk aşağıya in!
-noldu ya Melek abla!!
-in in hadi!
-e tamam geliyorum...

Koştura koştura aşağıya indim... Melek abla kapıyı açtı "geç geç salona çabuk" dedi... Ya dedim "noluyor" şaşkınlık içerisinde salona girdim... Annem oturuyor, Melek abla arkamdan salona girdi "televizyona bak dedi" e bakıyorum da neye bakacağımı da bilsem bir... Flash tv denen dandik tv kanalında "dest-i izdivaç" diye siktiriboktan bir program var yayında... Evde kalanları evlendiriyorlar zannımca...

"Seni buraya çıkarıcam" dedi Melek abla...
(hönk!! )"Anlamadım" dedim " ne maksatla?"... Evlendiriyorlar insanları " şoka girmemle çıkamamam bir oldu..."Manyak mısınız, bunu nasıl düşünebilirsiniz" dedim o şaşkınlıkla, ama nafile çok üzücüdür ki Melek abla ciddi ciddi düşünmüştü bu olayı... Yani ciddi ciddi çıkıp koca arayacaktım kendime televizyonda... Ulan hangi akla hizmet ya? Ne yani evde mi kalmıştım ben... Daha yaşım 26 değil miydi? O kadar mı vahim durumdaydım... Belki evlenmek istemiyordum, ki bunu zaman zaman dile getiriyordum, bu planı yapan Melek abla beni 7 yıldır tanımıyor muydu?

"Anne" dedim... "Hayır diyemedin mi?"
Anneme laf düşmemiş zira Melek abla programı görünce kafasında kurmuş, planını yapmış ve aniden beni aramış...

Komşularım beni evlendirmeyi düşünebilirler kafalarında hatta etraflarındaki bekar ve bana uygun olduklarını düşündükleri erkekeleri görücü(!) getirmeyi bile düşünebilirlerdi, ona da cevabım olurdu... Ama bu! Bu nasıl düşünülebilirdi ki?

Yaşa ki neler göresin...

3 yorum var - 03 Ocak 2008 23:22

Her aklıma geldiğinde asabımı bozan bir konu hakkında konuşmak istiyorum şimdi de... Konum "Cast Away" adlı film... Filmi uzun zaman izleme fırsatı bulamamıştım, sonra bir gün arkadaşımla otururken "haydi film izleyelim" ve ardından da " izleyelim de ne izleyelim" "aha bak bunu izledin mi" "aaa Tom Hanks oynuyormuş izlenir bu" gibi konuşmalar sonrasında dvd playerimize cd yi koyup play düğmesine bastık...

Başta herşey olağan gibiydi, film biraz sıkıcı gibiydi ama merak da ettiriyordu... Biralarımızı yudumluyor film hakkında yorum bile yapıyorduk... Sonra ne olduysa Tom Hanks'in adaya düştükten sonra kıyıya vuran Fedex isimli kargo şirketinin Allah'ın cezası kutularını bulmasıyla oldu... Şu an tekrar "Allah belanı versin fedex" demek istiyorum...

Neyse kutularda ne olabilir diye düşüncelere daldık, fikirler öne sürdük v.s... Bir süre açılmadı kutular ama bu bizi meraktan öldürmeye yetmedi, çatlamaya ramak kalmıştı ki teker teker açtı Tom amca kutuları... Her kutu açıldığında "aa ne çıktı bak, aa onu nerde kullanacak acaba, futbol topu çıktı lan teke tek maç yapar bu şimdi kendiyle" bile dedik... Bir sürü ıvır zıvır çıktı içinden... Heh o da sorun değil çıksın, çıkar çıkabilir hatta "çüüüüüüüüüş" dediğim o buz pateniyle diş kırma sahnesine konu olan paten bile çıkabilir yeterki kutular açılsın dı...

Ve son kutuya geldi sıra... Merak kediyi öldürür derler ya o durumdaydık... O son kutu açılmadı... Bekledim, açılmadı küfrettim, açılmadı "hadi aç, nolur aç" şeklinde yalvarma moduna bile girdim... Çatlayacaktım meraktan ne vardı o kutunun içinde ve Tom amca neden açmıyordu o kutuyu, hepsini açtı da onu neden açmadı , belki içinde uydu telefonu vırt zırt işine yarar, o adadan kurtulmasını sağlayacak bir şey çıkacaktı ama neden açılmıyordu o kutu onun özelliği neydi, bir şey mi kaçırmıştım, kıytırık ingilizcemle anlamaya çalışırken, kutunun üstünde bir şey yazıyordu gözüme sokulmuştu ama ben anlamamış mıydım? Allah'ım ağlamak istiyordum... Sırf o kutu açılsın diye filmi sonuna kadar izledim... Yoksa sonlarına doğru konunun baya moktan olduğu dikkatimden kaçmış değildi, filmi değiştirebilirdim ama sırf kutuda ne olduğunu öğrenmek için bekledim bekledim ve bekledim...

Sonra ne mi oldu, buradan filmi izlememiş olan ve bu blogu okuyan bütün arkadaşlardan özür dileyerek söylüyorum... Açılmadı o kutu... O lanet olasıca kutu açılmadı işte ve film bitti...

Allah belanı versin Fedex... Senin deee.... Reklamının daaa... O filmin konusunun daaa Allah belasını versin! Tom Amca seni Allah bildiği gibi yapsın başka da bişey demiyorum...

Ohh beee!

0 yorum var - 01 Ocak 2008 23:56

Sıkca dalıyorum... Dalıyorum, dalıyorum nereye hiç bilmiyorum... Aklımdan o kadar çok şey geçiyor ki, dur durak bilmiyor... Bir şarkı çalıyor bir yere gidiyorum, ordan başka bir yere, ordan başka bir yere, sanki her notada zaman içinde yolculuk yapıyorum... Gidişhat pek hoş görünmüyor... Çok durgunlaştığımın ben dahil herkes farkında... Buna engel olmuyorum içimden gelmiyor dur demek... Sanki böyle sakin, sessiz, suya sabuna dokunmadan daha rahatmışım gibi geliyor...

Bu hüzün de bana yapışıp kaldı... Resmen bütünleştik... Aslında bünyeme yakıştırdığım bir hal değil ama engel olamıyorum işte... Öylece oturup saatlerce bir resmi yahut bir cismi seyretmek bana hoşnutluk veriyor...

Bir çok şey manasız geliyor buna nazaran hala manalı gelen şeyler de var fakat bunları yaşamıyorum... Yani manalı olduğunu biliyorum bana iyi geleceklerini de biliyorum ama sonraya saklıyor gibiyim...

Uykularım bölük pörçük yine herzamanki gibi... Uyumayı ne çok severdim, ondan da sıkıldım... Rüya görmek de olmasa hiç çekilir dert değil... Her Allah'ın gecesi yatakta bir oyana bir buyana dön dur, karanlıkta beliren gölgeler olsun, aklından geçen düşünceler olsun çevir kazı yanmasın halinde bir oyana bir bu yana... Bazen yataktan doğrulup " yeter artık" dediğimi biliyorum... Düşüncelerime gem vuramıyorum...Sürekli bir şeyler geliyor aklıma, sürekli sürekli...Onları durduramıyorum...

Hiç bir zaman tam anlamıyla söylemek istediğim şeyleri söyleyemediğimi farkediyorum...

Üzgünüm... Kırgınım... Mutsuzum... Artık mutluluk maskesi ardında gizlenmek istemiyorum.... Ben mutsuzum...

5 yorum var - 27 Aralık 2007 13:56

Bu konu hakkında uzun uzun yazmak isterim ama şu an kafamdakileri dar zamanda boşaltmam gerek...

Dün gece saat 1:30 sularında sallanmak suretiyle ve ödüm kopmuş bir şekilde uyanıp kardeşime doğru koştum... Allah'ım o ne kötü bir duygudur öyle... Sevdiklerini kurtarma çabası... Bacaklarımın titremesi mi geçmedi yoksa o sıralarda hala sallanıyor muyduk bir fikrim yok ancak o an aklımdaki gerçek herşeyden üzücüydü...

"Ya deprem daha büyük bir etki yaratsaydı!" Ne büyük korku YaRabbim...İnsanın gözünü açıp o korkuyla sevdiklerine koşması, onları kaybetme korkusu... Düşüncesi bile berbat...

Ve kapımızdaki o 3 kilit bizi nelerden korurken nelerden korumayacak şaşırdım kaldım...Apartmandan bizim gibi depremi hissetmiş ve daha büyüğü olabilir korkusuna kapılmış bir kaç kişi ile birlikte sokağa çıktık... Yarım saat kadar sokakta deprem ve olabilecekler hakkında konuşup Allah hepimizi korusun diye dualar ettik... Ev telefonunu da yanımıza almıştık ki iyi ki almışız Dayım aradı teee bilmem kaç kilometre uzakta olmalarına rağmen onlar da baya hissetmişler ve bizim adımıza korkmuşlar...
Daha sonra havanın buz gibi oluşu ve tekrar hissedilen bir artcı olmayışı bizi evlerimize soktu... Televizyonlarımızı açtık ve kaç nokta kaç olduğuna baktık... 5.5 imiş... 5.5 lik bir depremden daha fazlası gibiydi ama rasathaneden daha mı iyi bileceğiz canım diyip gece haberlerini izlemeye deprem amcaların konuşmalarını dinlemeye başladık...

Deprem amcanın dediklerinden benim anladığımı hemen aktarayım;
Ankara çevresinde olup da kırılma ihtimali olan 3 büyük fay hattı varmış... Bir tanesi Kırıkkale-Keskin'den geçen fay hattı eğer bu fay kırılırsa anamızı bellermiş... İkincisi Ankara'nın biraz üzerinden geçiyor uzunca bir fay, baya da kırık eğer bu kırılmaya devam ederse ebemizi bellermiş... Bir de Aksaray tarafında bulunan ve 2000 yıldır kırılmamış tuzgölü fayı eğer bu fay hattı kırılırsa ortada bellenecek adam kalmaz mış...

Şimdi olayın "yusuf yusuf" kısmına gelsek mi gelmesek mi bilemiyorum... İnsanoğlu herşeye alışırmış evet, dün akşam beni uyumamaya zorlayan içimdeki korkuya alıştım ama yerini başka korkular aldı şimdi... :(

"Allah'ım sen bizi koru YaRabbim..." :(

1 yorum var - 24 Aralık 2007 18:34

Bir çığlık var sessizliğinde!
Şu bakışın mesela anlatmaya çalışıyor bana birşeyleri ama...
Daha açık ol istiyorum!
Çünkü anlamıyorum,
Belki de budur derdin değil mi!
Seni anlamıyor olmam, Bir kere de sen denesen,
Sessizlik harici konusmaları,
Sanırım çıldırıyorum,
Senden bunu nasıl bekliyorum, Bilmiyorum,
Tabloların dilsiz olduğunu unutacak kadar mı özledim seni?
Bir şey mi dedin? Seni duyamıyorum!

2 yorum var - 22 Kasım 2007 19:35

Aynalara bakıyorum, her gördüğüm aynaya, bir öncekinde göremediğim bir şey var mı diye, gözümden kaçan bir şey... Somurtkan halimde bir değişiklik var mı diye, küçük bir gülücük belirtisi nedensiz...

Kendimi kasa kasa bir hal oldum... İçimde savurulmaya hazır çok cümle var ama çıkmıyorlar hala gizlendikleri inlerinden, beklemedeyim...

Bu gün dikkat ettim de zaman sudan da hızlı akıyor, sular geride kalıyor, bu ne hız, niye bu acele dedirtmiyor bile... Hüzünlenmek, eğlenmek, kızmak, darılmak, konuşmak bile gelmiyor içimden, dalgın gözlerle izliyorum hayatı... Bakıyor bakıyorum... Kendimi salıverdim, bir yanım "toparlan kendine gel" diyor "amann boşver, toparlanıp da ne yapacaksın" diyor diğer yanım... Gülüyor görünmeliyim yine kahrolsun...

Geçmişi daha fazla irdelemeye başladım bu son günlerde, ve son günlerde beni mutlu eden şeyleri çok az yapmaya başladım... Sokağa çıkmıyorum pek ve çıktığımda da etrafa bakmıyorum nedendir? Kafamı önüme eğip yürüyorum, yürüdüğüm yola bile bakmıyorum bazen, hayalet olmaya çalışıyorum sanırım...

Sokağa çıktığım bir-iki günde görüştüğüm insanlar oldu ve onlar gözlerimin içine bakarak bir şeyler anlattılar, konuştular hiç susmayacak gibi, ben ise insanların gözlerinin içine bakamam, bunu bildiklerini bildiğimden içim biraz olsun rahat bir şekilde gözlerimi yere diktim ve onlar konuşurken ben susturdum onları, onlar bunu bilmediler, bilmedikleri ikinci şey ise anlattıkları şeyleri zaten bildiğim şeyler olduğuydu, bir resim gibiydik anlam çıkartılamayan kimilerince, onlar açık kalmış bir televizyon gibiydiler, ben pencereden dışarıya bakarken...

Aradığım bir şey var ama ne bilmiyorum,bildiğim şey henüz bulamadığımdır...

Keşke bir an bir şey hayal etmeye başlasak ve birden kopsak bu andan, hayal ettiğimiz yerde istediğimiz kadar kalıp, istediğimiz zaman dönsek geri kaldığımız yerden devam etse hayat güzel olurdu... Tamam gerçek olmasa ama olsa işte...

Bir orman hayal etmek istiyorum yerlerde sarı yapraklar, ama ilk bahar, ağaçlarda taze yeşil yapraklar olsa, iki tarafı ağaçlı bir yolda yürüsem, benden başka kimse olmasa orada kendimle baş başa kalsam, uzaktan Pan'ın flüdünün sesi gelse yayılarak tüm ormana, içimden geçip gitse, yağmur yağsa sırılsıklam olsam iliklerime kadar ıslansam, istediğim kadar yürüsem,yürüsem, yürüsem, sonra geri dönsem, dönmek istersem...

Ruhsal halim ne durumda şu an hiç bilmiyorum, kendimi, kendini susma eylemine adamış bir deli gibi hissediyorum...

8 yorum var - 14 Kasım 2007 18:04

Aşık olmaktan da vazgeçtim, Aşık olunan olmaktan da... Sevmekten de vazgeçtim, sevilen olmaktan da... İnan bana özlenmekten de vazgeçtim... Ne istediğimi biliyorum şu an, istediğim şey; hiç kimse tarafından hiç bir şey istemediğimdir... İçten içe istem dışı isteklerim olduğunu düşünsem de düşüncelerime gem vuruyorum...

Manasızlığın içinde olduğunu bile bile mana aramak kadar manasız bir şey var mıdır? Neden yaptım bunu yıllarca? Bilmiyorum...

Önemsemek! Kimi, ne sebeple önemsedim...

Hepsi bahardaki aslansütü çiçeğiydi diğer bahar geldiğinde şeytantüyü olup hafif bir rüzgarla uçup gidene dek...
Aslansütü çiçeğininin tek sevdiğim yanı büyüdüğünde şeytantüyü olup uçup gidişi değil miydi zaten... Hep de öyle oldu... Hep de öyle olacak...

Boşuna kendimi yormayacağım diye kendimi bile kandıracak yalanlar söyledim bir çok kez... Yine olsun yine söylerim...

Uyumaktan fazlasıyla zevk alır oldum yine gerçek sanılan ama yalan olduğu da içten içe bilinen yalanlardansa, tamamiyle yalan olan rüyalarımda gördüklerimi tercih ediyorum şu sıralar...

Evet açmıyorum telefonları... Konuşmuyorum kimseyle... Açtığımda hesap vermek de istemiyorum... "neden açmıyorsuuun" gibilerinden bir soruyu kaldıracak, buna açıklama yapacak durumda değilim şu an...

İzninizle kendimi dinliyor ve canımın istediğini yapıyorum...

3 yorum var - 24 Ekim 2007 18:03

Yağmur yağıyordu daralmıştım hane içindeki hava beni boğdukça boğuyordu, atmalıydım kendimi yağan yağmurun altına şöyle sırıl sıklam olmalıydım ki adı olsun! Öyle kat kat da giyinmemliydim yağmur yağsada hava pek soğuk değildi zaten! Öylede yaptım ayağıma pabuçlarımı geçirip olduğum gibi çıktım sokağa az ileride küçük bir park var şehrin kalabalık ve sisli duvarlarından ayrıştırmış kendini direk oraya yöneldim, ağır adımlarla ilerledim ki yağmuru hissedeyim gittiğim park bir ormana dönüşsün gözümde! Öylede yaptım!

Parkta kimsecikler yoktu! Yağmuru gören ya şemsiye açmış, yada ondan uzaklara kaçmıştı, oysa ki arındırmak için vardı yağmur belli anlamamışlardı, ağaçlardan kurumuş, maziden kalma yapraklar dökülüyordu yağmurun onlara vurmasıyla birlikte, fazla dayanamayıp atıyorlardı kendilerini aşağıya!

Bir banka oturdum evet bank ıslaktı ama ne önemi vardı ki ben zaten ıslanmak için gelmiştim! Sigaram sol cebimde olmalıydı ve evet oradaydı yağmurda yakması zor olsada yaktım, bir derin nefes sigaradan, bir derin nefes toprak kokusu! Kimse yaklaşmamlıydı yanıma o anda öyle rahatlıyordum ki yağmurun altında!

Bazen yere bazen etrafa bakıyor ve aklıma gelen ilk şeyi düşünmeye başlıyordum! Bazen yağan yağmura iç çekerek bakıyordum! Ne kadar saf ve temiz yağıyordu bereket dağıtıyordu! Hüznüm gibi kokuyordu yağmur! Hüzün nasıl kokar demeyin;

Hani eviniz dışında bir eve girersiniz ve girdiğiniz anda bir koku alırsınız, ne zaman nerede o kokuyu alırsanız aklınıza ilk gelecek şey ilk kez o kokuyu aldığınız beyninize yerleşmesini sağlayan yerdir. Annenizin ve babanızın en yakın arkadaşınızın kendine ait bir kokusu vardır,

Ben annemin kokusunu burberys parfümüyle hatırlarım, nerede o kokuyu alsam aklıma annem gelir. çocukluğumun geçtiği sokağın kokusu bence toz toprak kokusudur.. Her odanın, gittiğiniz cafelerin, barların, bindiğiniz otobüsün, dolabınızın, yatağınızın, yastığınızın, hayatınızı etkileyen can sıkıcı bir olayın geçtiği bir yerin, hayatınızı etkilemeyen ama hatırladığınızda gülümseyebileceğiniz bir anın o anda bulunduğunuz yerin bir kokusu vardır.

Yani anlarınızın kokuları vardır. ve aslında anlarınızı o kokuyla hatırlarsınız. İşte yağmurun kokusu da bana hüznümü hatırlatıyordu! Hüzünlenmemi sağlıyordu!

Her neyse işte yağmur yağıyordu ve ben seviyordum! Öyle içten, öyle delice, öyle safca seviyordum yağmuru, o da beni, kimsenin sevmediği gibi!

9 yorum var - 20 Ekim 2007 05:02

içimde haykırılmaya hazır o kadar çok cümle var ki... Susmayı tercih etmek ruhuma hakaret oluyor! Ne heyecan, ne mutluluk, ne mutsuzluk ne de midemi bu kadar bulandıracak bir şey yok içimde ama kusmamak için kendimi zor tutuyorum...!

Benim mutluluğumu mutsuzluğa dönüştüren, hiç beklemediğim ve güven hissini benimsemeye başladığım anda beynimden vurulmuşa döndüren herkesden nefret ediyorum...

Beni değersizleştiren ne varsa hepsinden nefret ediyorum...

Havalar soğudu... Bıdı bıd bıdı...V.s...

3 yorum var - 23 Eylül 2007 11:50

Hastayım, hastayım, hastayım... Günlerdir hastayım... Yok ateş çıkar iğne yap düşür, yok midem bulanır kusarım yok efendim kemiklerim kırılacak gibi ağrır, yata yata bir hal oldum... Bu gün biraz daha iyiyim şükür... Akşam ağrım vardı apandisit sandım doktora damladım hemen (pimpirikli miyim neyim ) "henüz değil" dedi rahatladım... Henüz değil "bir gün olacak" mı demekti? Olmayıverse olmaz mı? Geçsin artık ben iyi olmak istiyorum, bu hastalanmalar hep küçükken yaptırmadığım aşılar yüzünden oluyor gibi geliyor... O yüzden uzuyor sanki... Sinüzit di, Bronşit di, Migren di istemiyorum işte hiçbirinizi... Rahat bırakın beni... nerede o patikle karda yürüdüğüm günler... Babannem "bu hiç hasta olmayacak mı?" derdi hani nerede o zamanlar...

Yaşlanıyorum Lanet olsun... Halbu ki herşey herkes aynı kalacak gibiydi, öyle davranıyorlardı, öyle sandırmışlardı... Ne oldu şimdi?

S a m a r a hakkında:

02.01.1982 doğumlu, 26 yaşında. Keyfinin kahyası... olarak çalışıyor.